Cenk Altun'un kitabı ne hakkında

Aktif Masallar-Kadim Masallar kitabı yazarı Cenk Altun ile kitabı hakkında konuştuk. Cenk Altun Kimdir? Kitabı okuyucuya neler anlatıyor? Devamı keyifli röportajımızda…

Cenk Altun'un kitabı ne hakkında

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

1972 İstanbul doğumluyum. Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek Teknoloji Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Fakültesi'nden mezun oldum. Devamında aynı üniversitenin Fen Bilimleri Enstitüsü Endüstri Mühendisliği Fakültesi'nden Ana Bilim dalında yüksek lisans derecesi aldım.

Akademik kariyerimin bir yılında, Georgia, Atlanta'daki School of Systems Engineering'de araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Bu dönemde edebiyatta doktora öncesi araştırmayı tamamladım. Yüksek lisans ve doktora tezinin konumu öğrenen bir organizasyondur. Bu sektöre başladım ve operasyon yönetimi, tedarik zinciri yönetimi ve lojistik alanlarında 25 yıldan fazla deneyime ve birçok uluslararası şirkette ulusal ve uluslararası pozisyonlarda bulunan orta ve üst düzey yöneticilerin edindiği becerilere sahibim. Hizmet ettim; baştan sona tüm operasyon ekibini yönetmekle sorumlu bir liderlik rolündeyim.

İngilizce ve Fransızcayı çok iyi konuşuyorum. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Pazarlama Bölümü'nde doktora yapmaktayım.

 Bu kitap ne hakkında?

“Orijinallikten gün geçtikçe daha çok uzaklaşmaktayız. Sıradan, sıkıcı, tatsız tuzsuz insanlar oluyoruz. Başkalarının hayatlarını yaşayıp, başka insanlar gibi düşünüp, başkaları gibi davranıyor, kendi iç sesimize kulak vermiyoruz. Kendimiz olma cesaretini gösteremiyoruz. Kendimizi riske atmayı, incelenmeyi, yargılanmayı ve büyük olasılıkla toplumda farklı olmayı göze alamıyoruz. Riski tercih etmeyip, çoğunluğun yaptıklarına uymayı tercih diyoruz.

Nedeni bir ihtimal bizzat kendimiziz, bir ihtimal bilinçaltımıza devamlı verilen mesajlar, bir ihtimal de artık varlıklarına alıştığımız ve gün geçtikçe yaralayan stres. Öyle veya böyle; monoton, farklı olmaktan mahrum hayatlar yaşıyoruz, şu sebeple özgün olma gerçeklerimizi yitirdik. Kendimize özgün olma durumunu bıraktık. Böylece can sıkıntısı, kayıtsızlık ve içimizde ki potansiyelimizi hiçbir vakit ortaya çıkaramama tehlikesini de belli ettik. Artık beğenilmek, onaylanmak her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha mühim bir duruma geldi. “Algı her şeydir” artık yalnızca bir marketing düsturu olmayı bırakıp bizim hayatımızın ta kendisi oldu. Dönüştük ve başka kişilerin beğenileri üstüne tekrar ve yeniden tekrar ve hatta yeniden yeni tekrar şekil aldık.

Biz kendimiz olarak kalmayı başaramadık. Yapamadık işte… Artık düşüncelerimiz bile bizlere ait değil. Düşüncesi olmayan kişi asla fikir sahibi olabilir mi? Fikir üretmeyen bir kişinin karar vermesi olası olabilir mi? Beyinlerimiz uyuşturuldu. Çok kötü fakat reel kişiliğimiz gün geçtikçe birazcık daha yok oluyor.

Bu hayatta bir ihtimal de en mühim başarı kendimiz olarak kalmayı başarabilmek. Sevdiğimiz işi, başkaları beğenmesi için değil, hepimiz rahat hissedeceğiz diye en iyi halde yapabilmek. Doğa tek tip şekilde çalışmaz; doğanın içinde özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik asla olmadığı kadar ehemmiyet kazandı. Bu yüzden özgünlükte natürel pazardaki bir elma kadar bile olamadık…”

 Benim kitabımda işte bu cümlelerle başlıyor. Gerisi ise ilkin birazcık tinsel hesaplaşma, ondan sonra bulunduğum sevinçli ve rahat olmadığım dahası kendimle gurur duymadığım bir olaydan kurtulmak için çaba göstermemin hikayesi. Farklı coğrafyalardan nice düşünürün, bilge isimlerin, büyük beyinlerin aslen iyi mi da aynı şeyleri dediğini ayrım edip, ilkin ben ve oradan da çevrem için derlemem. Sürekli, oldukca işim var, deriz; iş dediklerimiz asla sona ermez. Öyle bir yaşam ki devamlı uğraşıp dururuz. Tam bir delilik! Sahi biz bunun için mi var olduk? Durmadan çalışmak, daha oldukca çalışmak, elde edip ve sonrasında daha çoğunu kazanmak için mi? Yaşamımızda ki tek gerçek şey, ölüm gerçeği! Dürtülerimizin önüne hep set çekip, sonraya bırakmak mı, iyi mi olsa yaparım diye ötelemek ve birçok defa de yapamamak, yaşamın hissini, neşesini kaybetmek.

Tercihlerimizi birçok vakit ya asla yaşamıyoruz yahut sadece bir mecburiyet hâline dönüştüğünde hayata geçirebiliyoruz. Kendinize dürüst olun ve yanıt verin, içinizdeki insanı son olarak ne vakit dinlediniz? Ben çok uzun bir zamandan beri onu dikkatsizlik ediyor, duymamazlıktan geliyor hatta yok sayıyorum.

Hayatımın oldukça büyük bir bölümünde fizyolojik güce dayanmayan, yönetimsel işlerde çalışan bir işçiydim. Yaptığım işler, almış olduğum sorumluluklar, haiz olduğum unvanlar, bulunduğum sektörler değişik değişik olsa da karşılaştığım sorunlar ve güçlükler öteki beyaz yaka büro personellerinin yaşadıklarıyla hep aynı oldu. Sabahları mesela, gece saat kaçta yatarsam yatayım hep erken kalkmak zorunda hissettim. Trafikle boğuşup işe varmak benim için senelerce bayağı bir sabah aktivite oldu. Öğle içinde koşa koşa en yakın ve genel anlamda hep aynı bölgelere gidip süratle bir şeyler yiyecek ve tekrar aceleyle geri dönerek kaldığım yerden işime geçinmek hiçbir vakit yalnızca bana has bir huy olmadı. Benimle benzeyen biçimde niceleri var. Benzer zevkleri, benzer hayatları, benzer davranışları, benden değişik olmayanlarla paylaştım seneler yılı. Performans, Demokles’in kılıcı benzer biçimde devamlı tepemizde sallandı durdu. Motivasyon deposu olarak sunulanlar bununla birlikte en büyük stres depomuzdu. Alınan maaşların ne kadar oldukları başka çalışanlarla hiç paylaşılmadı ve sene sonu hedeflerine ulaşmak hiçbir an rahat olmadı.

Gelecek, kaygı ile bakılan belirsiz bir alan; şehirden uzaklaşmak kırlara taşınmak hep uzak bir hayal oldu. Farklı işler, değişik meslekler fakat hep aynı sorunlar, aynı hayatlar. Her gün mesai saatinin bitmesini bekledim. Cuma günü en sevdiğim gündü ve gecesine kesinlikle bir plan oluşturmaya çalıştım durdum. Her ay en oldukça beklediğim tek şey maaşım oldu ve her sene gideceğim tatil! Yani beklemekti benim olayım. Beklemek ve şimdiyi hiç hissedememek. Vücudum şimdide yaşarken, zihnimin hep geleceği yaşaması. Ben de seneler boyu kucak kucak bekledim durdum. Bir ruhun derinliklerinde nelerin barındığını asla kimse net olarak bilemez. Sahip olduğum unvanlara ve sağlamış olduğu finansal olanaklara karşın hayatımdan memnun değildim. Aynı şeyleri yapmak istemiyor fakat bunun ne işe yaradığını da tanımlayamıyordum. Bir şey kesindi ki olduğum ortama ait değildim. Yıllar içinde iş hayatında olmaya devam etmek benim için daha acı verici olmaya başladı. Gelecek korkusu ve belirsizliği sebebiyle bırakıp gitmem de pek laf mevzusu değildi. Yalnızca günlerimi geçiriyor, ücretimi almaya devam ediyor ve bir mucize gerçekleşmesini bekliyordum.

Mutlu bununla beraber oldukça sevinçli olacağım zamanların gelmesini bekledim. Her şeyi benden beklendiği benzer biçimde yerine getirdim, hata yapmadım, boş vermedim, bu uğurda içimdeki evladı bile yok saydım fakat ne yaptıysam olmadı, o beklediğim güzel anlara bir türlü erişemedim. Açtığım hiçbir kapının peşinde sürprizzz, diye beni bekleyip bağıran bir öbek ve başımdan dökülen konfetiler olmadı. Sanki sürekli bir koşu bandında koşuyordum. İnanılmaz efor sarf etmeme karşın bir yere varamıyordum. Üstelik marifetin süratli koşmak bulunduğunu sanmamdan etrafımda olup bitenlerin bile farkına varamıyordum. Ne iş yerinde ayrım yaratabiliyordum ne de kendi hayatımda. Bir ormanın içindeydim ve gördüğüm benimle benzer şekilde olan ağaçlardı, ormanın kendisi değil. Tüm gücümle koşmaktan ve bir yere varmayı başaramadığım için oldukça yoruldum. Çılgın, çılgın dolu yanım kaçıp gitmek istiyor, mesuliyet sahibi olan yanım görevlerinin farkında olarak, yola süratli da olsa devam diyordu. Haysiyetim sonumu hazırlarken; her vakit bir engel, bir güçlük olarak gördüğüm ilginç yanım gelip bizi kurtardı. Biraz uzaklaşmam ve bütün hayatıma tekrar düzen vermem gerekiyordu. Ben de yazarak bunu oluşturmaya çalıştım.

Düşünmek birçok şahıs için beyinle meydana getirilen bir fiil iken benim için yazarak meydana getirilen bir fiil olmuştur. Ben yazarken düşünürüm. Düşüncelerimi yazmadan test edemem. Düşüncelerimin bir düzene sahip olması için yazmam gerekir. Ben de o şekildeki yaptım ve bu kısır döngüden çıkabilmek için bulunduğum şeyi, neler yapabileceğimi, beni nelerin sevinçli ve rahat edeceğini yazıya dökmeye başladım. Amacım sorunlarımı saptamak ve çözümleri için hedefler oluşturmaktı. Mutsuz olduğum yerden gitmek bir seçenek değildi nedeni ise o denli cesaretli değildim. Yeni bir iş bulmak ve her şeye sil baştan adım atmak da zordu. Olduğum yerde üzgün bile olsam konfor alanım bu alıştığım yerdi. Hatalı davrandığımı biliyordum fakat ödemem ihtiyaç duyulan faturaları da biliyordum. Kendimce ara bir çözüm geliştirdim ve madem bulunduğum yeri ve çevreyi değiştiremiyorum o vakit kendimi değiştirmeye çalışmalıyım, diye düşündüm. Yazdığım hedeflerden bir tanesi hobilerim için vakit ayırmaktı. Benim için okumak, araştırmak, derlemek ve bu tarz şeyleri kendi süzgecimden geçirerek bir yazıya dönüştürmek, süslü, ışıklı, renkli bir oyuncağın, minik bir çocuğa yapmış olduğu o görkemli tesir ile aynıdır. Sıraladığım faaliyetler zinciri, beni kendisine yeten, yalnızlıkla başa çıkmasını bilen, doyumlu ve yaratıcı bir insan hâline dönüştürebilirdi. Ya da tamamen vakit kaybı olabilirdi fakat denemeden bilemezdim ve içimde tecrübe etmek için büyük bir arzu vardı. Bu muhtemel dönüşüm fırsatını kullanmak, reha reçetesini icra etmek istiyordum fakat mevzu ne olacaktı?

Hiç, yanlış bir zamanda doğduğunuzu düşündüğünüz oldu mu? Kendinizi bulunduğunuz zamanda bir konuk benzer biçimde gördüğünüz ve hiçbir yere, hiçbir konuşmaya, hiçbir mevzuya ilişik hissetmediğiniz anlarınız oldu mu? Ben bu duyguyu birçok vakit deneyimlemişimdir. Çevreyle ahenksiz biri değilim fakat sanki bu döneme sürgün edilmiş benzer biçimde hissettiğim oldukça vakit olmuştur. Bana kendi yaşamımla alakalı mevzuları sorarsanız ağzımdan iki ya da üç cümle ya çıkar ya çıkmaz. Diğer yandan bana Dinler Tarihi’ni sorarsanız, Mu Kıtası Uygarlığı’nı veya Budizm’i, Kabala’yı, Hermetizm’i veya öteki başka spiritüel mevzuları, dilim birden çözülür. Kendi dilimimden oldukça gerideki medeniyet ve öğretiler beni her vakit oldukça etkilemiştir. Konu bunlar olduğunda beni susturmak mümkün değildir. İnsan doğduğu zamanı seçemiyor fakat ömrünü adamaya eğilimli olduğu devre ve mevzuları rahatlıkla seçebiliyor. Ben bir mühendisim; hayatımı her anında bilime ve araştırmalara nazaran yönlendirdim fakat doğa ötesi öğretiler her zaman için ilgimi daha çok çektiler, hayatımın arasında hatta en merkezi noktasında oldular. Bu mevzularla alakalı ne okusam, izlesem heyecanlanırım. Haklarında konuşmayı, dinlemeyi, takip etmeyi oldukça severim. Sanki bunlar beni ana vatanıma yahut yaşamam ihtiyaç duyulan zamanla ilişkililer. Bu öğretilerle tanımını yapamadığım fakat yoğun bir biçimde hissettiğim bir bağ var gibidir.

Ben de hobi olarak spiritüel öğretilerin değişik yollarını, her bir hedefte iyi mi olunmasının zorunlu olduğu ve bütün yolların iyi mi aslen aynı yere vardığını göstermeye karar verdim. Öncelikle bunu kendi durumum için yapmalıydım. Daha sevinçli, sıhhatli ve rahat olabilmek için yapmalıydım. Yazarak düşünebilen biri olarak sadece bu halde öğretileri anlayabilir, kendime geçirebilirdim. Derinlemesine araştırmaya başladım. Konu ile alakalı açlığım vakit içinde azalacağına arttı. Önceleri sadece okudum, izledim ve araştırdım. Sonra beğendiğim, kendime ait hissettiğim bölümleri kendi filtremden yazıya dökmeye başladım. Zamanla fark ettim ki kelimelerle aram iyi, o vakit bir blog açayım dedim ve bütün yazdıklarımı bu blog’da yayınladım. Bir vakit yalnızca bloğumda yazdım fakat sonrasında bu da bana yetmedi. İnsanlara ne kadar hususi olduklarını, tanrısal planın aslen birçoğumuzun sandığı benzer şekilde olmadığını her insana haykırmak, duyurmak düşüncesi giderek çok önemli oldu. Bu vakit zarfında elimde binlerce sayfalık bir birikim de oluşmuştu. Peki, fakat ne yapmalıydım? Tüm topladıklarımı tekrar gözden geçirerek bir kitap yazmak haddimi aşmak olabilir miydi? Farkım ne olacaktı ki? İnsanlar beni niçin okumak zahmetine gireceklerdi? Öyle ya raflarda mevzuya ait yüzlerce kitap vardı. İşte o anda iki şeyin ayrımına vardım. Hani adamın beyninde bir ampul yanar ve aslına bakarsan hep orada olan bir şeyi aniden farkına varır ya, işte benimkisi de o iş. Öncelikle raflarda bulunan birbirinden kıymetli kitapların oldukça büyük bir çoğunluğu, mevzunun yalnızca bir veya birkaç bölümünü ele almış ve tanrısal planın tamamını ortaya koymamışlardı. Farklı yolların her birinin teker teker ele alındığı birçok emek verme ve kitap mevcuttu fakat birden oldukca yolun ele alındığı ve hepsinin aslen aynı şeyi dediğini gösterir özellikte bir kitap veya emek verme en azından benim bildiğime göre yoktu. Bu mevzuda bir ayrım yaratabilirdim.

Diğer bir nokta ise benim sanayi mühendisi olmamdı. Yüksek lisans ve doktora dâhil, bu mühendislik kısmı ile alakalı alınabilecek bütün dersleri almıştım. Şimdi bunun mevzu ile ne alakası var, diye sorabilirsiniz. Hemen ifade edeyim: Bu mühendislik türü, odağına sistem düşüncesini alır. Bütünü görmeye çalışır. Ben de “Aktif Kaderci- Kadim Masalları yazarken bu düşünceyi uygulamaya çalıştım. Yazdıklarımı bir mühendislik projesiymiş gibi benzer biçimde ele aldım. Açıkta bir nokta kalmaması ve bilim ile çelişmemesi benim için en mühim kısım oldu. Her şeyin ölçüldüğü ve ona göre değerlendirildiği bir dünyadan gelen biri olarak, ölçülemeyen bir dünyayı kendi normlarıma göre, mühendislik bakış açısıyla ele almaya karar verdim. Bu iki noktadan ve toplayıp derlediğim notlardan cesaret alarak, insanların negatif herhangi bir vaziyet sebebiyle sorun çekmek zorunda olmadıklarını, karanlık taraflarında gözüken ve bütün hayatlarını negatif yönde etkileyen korku, endişe, kaygı, nefret, şüphe, umutsuzluk benzer biçimde sıkıntılarından iyi mi kurtulabileceklerini, her insanın aslen her şeyi bildiğini, yalnızca hatırlamalarına destek olmak icap ettiğini söylemek istedim. İşte bütün bu nedenlerden dolayı bu kitabı kaleme almak benim için keyifle kabul ettiğim bir yükümlülük haline geldi. İnsanların yaşamlarının değerini bilmeleri, kendi yaratım güçlerine inanmaları ve hiçbir dogmaya kapılmadan özgürce kendilerini gerçekleştirebilmeleri hususunda bir şeyler meydana getirmeye artık başlayabilirdim. Ben de içimdeki sese daha çok kayıtsız kalamadım ve o şekildeki yaptım. Gerisi benim için büyük bir zihinsel dönüşüm ve eğlenceli bir yolculuktu. Tüm dünyanın oldukca geniş bir alana yayılan ve tesirini kısa müddette yayınlayan istila bir hastalıkla uğraştığı zamanlarda, ben sanki kurtarılmış bir bölgede yaşayan birisiymişim benzer biçimde bütün zamanımı ve odağımı bu satırları yazmak için harcadım. Birçok insan evlerinde kendi ekmeğini, yoğurdunu ya da pizzasını yaparken, ben büyük bir keyif ve heyecanla kendi kurgumu oluşturdum. Benim için haftaların dahi iyi mi geçtiğini anlamadığım reel bir terapi oldu. Bu süreç süresince bir ihtimal de çocukluktan sonrasında ilk kere hem fizyolojik hem zihinsel olarak bedenim aynı yerdeydi.

Kendimi bir yazar olarak değil, bir araştırmacı olarak görüyorum. Cicero, “Gök kubbe altında yeni ve söylenmemiş hiç bir laf yoktur.” demiştir. Ben de yeni bir laf söylemeyeceğim. Zaten bugüne dek tamamı söylendi. Ben söylenenleri toplayan, mühendislik bakış açısıyla derleyen ve sizlere sunan kişiyim. Ben etken bir kaderciyim. Ben kendini tanımaya çalışan bir öğrenciyim. Kitapta bulabileceğiniz hataların hepsi bana aittir, noksan anlamam hatta bir ihtimal asla anlamamış olmamdandır. Kendini bilmek, bulmak ve algı edebilmek yolculuğum esnasında sizlerle paylaştığım “Aktif Kaderci- Kadim Masallar” yardımıyla yalnız bireyin bile değişik düşünmesini, hayatı sorgulamasını, hayata değişik bir pencereden bakmasını veya ezber bozmasını sağlayabilirsem, tek bir kişiye bile müspet katkı sağlayabilirsem ne sevinçli bana. Antik büyük filozofların en tanınmışlarından Platon şu şekildeki demiştir: “Karanlıktan korkan bir evladı hoş görebiliriz. Yaşamdaki asıl olan trajedi; yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır.” Gelin şimdi hep birlikte, aydınlıktan korkmadan, insan denen varlığın düşünsel gelişimine birlikte bakalım.

Kadim masalların hitap ettiği belirli bir okuyucu kitlesi mi var yoksa bu kitap yaş ayırt etmeksizin herkesin okuyabileceği bir kitap mı?

Yazmış olduğum kitap doğrudur daha fazlaca gelişim bölümünün altında ayrıştırılıyor fakat ben kişisel gelişim sözünden pek hoşlanmıyorum. Her birimiz esasen özümüzde her şeye sahibiz, gelişime ihtiyacımız bulunmamakta; sadece hatırlamalıyız. Ben her insanın dünyaya bir geliş gayesinin olduğuna inanıyorum ve her birimiz bu gaye doğrultusunda ihtiyacımız olan yetenek, bilgi, özelliklerle doğuyoruz. Zaman içinde, gerek sosyal hayatın getirmiş olduğu zorlamalar ve gerekse günlük koşuşturmacalar içinde haiz olduğumuz bu donanımları unutuyoruz. Ben kitabımı tanım edecek olsam şahsi tecrübe veya bilgili farkındalık demeyi tercih ederdim. Ben kitabımda daha fazlaca dünyaya daha bilincinde olarak bakabilmek, amacımıza yönelme noktasında özümüzde haiz olduğumuz donanımları anımsamak ve yürütmek için ihtiyaç duyulan yaklaşımları ve öğretileri yazmaya gayret gösterdim. Bizlerin gelişmeye değil, hatırlamaya, bilincinde olmaya ihtiyacımız bulunmakta. Bu sebeple de kitabım her insana hitap etmekte. Her göz atan kendi derdine göre yararlanabilecektir.

Bu kitabı yazmaya ne zaman ve nasıl şekilde kararlaştırdınız?

Ben okumayı ve yazmayı fazlaca severim. Yazdığı anda düşünen biriyim. Bir kitap okuduğumda veya bir yerde bir şey izlediğimde o mevzuyu öğrenebilmek ve özümseyebilmek için yazmam gerekmekte. Ancak kendi kelimelerimle anlatım ettikten sonrasında içselleştirebiliyorum. Ne vakit sıkılsam veya ne vakit fazlaca sevinçli olsam yazmaya başlarım. Aktif Kaderci ’de bu şekilde gelişti. Sıkıntılı bir devre geçiriyordum. 2016 yılından sonra işler pek istediğim şekilde devam etmemeye başladı ve gittikçe daha da fena oldu. İçinde bulunduğum çıkmazdan kurtulmak için okumaya ve yazmaya başladım. Farklı coğrafyalarda ve değişik zamanlarda yaşayan birçok doktrin ve tekniğin aslına bakarsak benzer olduklarını ve aynı şeyi gösterdiklerini ayrım ettim. Okuduğumu yanlış anlayabilirim diye yazmaya ve kişiselleştirmeye de başladım. Yazdıkça daha derinlere gittim ve daha derinlere indikçe yazmaya devam ettim. Ben azca ilkin anlatım ettiğim suretiyle bir mühendisim. Endüstri Mühendisiyim. Endüstri mühendisliğindeki bütün problemlerde modelleme hep aynı halde yapılır. Temel denklem ya maksimizasyon denklemidir veya minimizasyon. Karı, kazancınızı, maksimize etmeye çalışırsınız veya maliyeti minimize etmeye çalışırsınız. Bir de kısıt denklemleri vardır. Amacınıza ulaşmanızı engellemiş olan değişkenler. Kısıtlar ve ana denklem için optimum çözüme ulaşmaya çalışırsınız. Size destek olacak SWOT, Pareto şeklinde analizler de vardır. Swot analizi öneğin kuvvetli ve sıska yönlerinizi tespit ederek arasında bulunduğunuz çevredeki fırsat ve tehditlere nazaran strateji üretmenize ve bu sayede kısıtlara karşın amacınıza ulaşmanızı sağlar. Ben de okuduklarım ve yazacaklarımda bu analizleri kullandım, denklemler ve kısıtlar oluşturdum. Şaşırtıcı bir halde her şey yerli yerine oturdu. Yani doğa ötesi ve spiritüel konuların bir yerde yere basabildiğini gördüm. Aynı antik çağlarda olduğu şeklinde. İlk başta bu doğrultuda bir akış hazırladım fakat sonrasında bugünkü halinin daha öğretici ve daha anlaşılır olabileceğini düşündüm. Kitabın bir başka farklılığı ise piyasadaki birçok kitap tek bir mevzuyu odağına alırken ben birçok mevzuyu tek bir kitapta bir araya getirdim. Bu yönden ayakları yere basan ve bu mevzuya alaka duyan veya duymayan birçok ferdin şahsi farkındalık oluşturması ve değişik bir açıdan bakabilmesi için okuyabileceği bir kitap ortaya çıkarmaya çalıştım. İlk ilkin sadece kendim için yazdığım satırların başkalarına da yarar sağlayabileceğini düşündüm ve çevremdekilerle paylaştım. Olumlu geri dönüş alınca da bu yola bir halde girdim.

Kitabın bir devamı daha olacak mı?

Kitabın mevzusunda yazmaya çalıştığım suretiyle ben yazarak düşünebiliyorum. Belki de bundan dolayı yazmak benim için devamlı olacak bir fiil olacak. Kitabımın iki başlıklı olma nedeni bu kitabın bir düşüncenin ilk kitabı olması sebebiyleydi. Kadim Masalların ilk kitabı olarak Aktif Kaderci’yi yazdım. Bundan sonrasında tekrar Kadim Masallar alt başlığı ile roman özellikleri taşıyan fakat özünde aynı düşünceyi vermeye çalışan bir kitap daha gelecek. Ön hazırlıklarını tamamlamak üzereyim. İki kitap sonrası noksan kalan bir mevzu olması veya gereksinim olması niteliğinde üçüncü bir kitap için de fikirleri hazırlamış durumdayım. Bu mevzu haricinde tekrar kadim mevzularla alakalı hem meta fizik özellikler taşıyan aynı zamanda bilime ters düşmeyen yazılar ve hatta başka kitaplar da yazmak istemekteyim. Tüm bunlar ne vakit olur şimdiden söylemek zor.

Kadim Masallar kitabını okuyucular nerede bulabilir, dijital ortamlarda veya kitapçılarda mevcut mu?

Pandemi sebebiyle AVM’lere giden sayısı fazlaca azaldı. Bu nedenle hepimiz önceliği dijital satış noktalarına verdik. Büyük kitapevlerinde evet bulabilirsiniz fakat dijital bütün satış noktalarında bulmanız olası.

Günümüzde sosyal medya alışkanlığının artması sizce kitap okuma alışkanlığımızı ortadan kaldırdı mı? Okurlara mesajlarınız nelerdir?

Bir şeye kıymet verirseniz onun için vakit ayırmazsınız, ona vakit yaratırsınız. Mesela boş zamanlarımda kitap okuyorum cümlesi benim kullandığım bir cümle değil. Sevdiğiniz bir iş için vakit yaratırsınız ve yaratmalısınız da. Kitap okumak isteyen kitap okur. Sosyal medya ve aslına bakarsak bütün dijital dünya günümüzün lafı geçen dünyası, rahat erişilebiliyor, hap detayları bulmak olası fakat aynı derecede manüpülatif de bir alan. Önemli olan teknolojiyi kendi yararına kullanabilmek fakat günümüzde maalesef teknoloji bizleri kullanıyor. Algoritmalar ve hayatlarımıza ve seçimlerimize olan tesirleri bambaşka bir mevzu ve saatlerce konuşulabilir. Kitapevlerinde merhametli bir yaklaşımla bize vakit kazandırmak için Çok Satanlar veya Yeni Çıkanlar bölümlerine bakıp kitap seçebiliriz fakat arka raflara gidip oradaki kitaplara da bakabilmeliyiz. Unutulmamalıdır ki seçilmişler arasından bir seçimde bulunmak ara sıra doğru olanı ıskalamamıza niçin olabilir. Bu nedenle kendi doğrularımızı ve ilkelerimizi belirlememiz ve buna nazaran hareket etmemiz gerekir. Tekrar sorunuza dönecek olursam kendiniz için doğru olanı tekrar kendiniz belirlersiniz yeter ki tesir altında kalmadan karar verebilin.

Konuyu toparlamak adına son sözleriniz neler?

 Her şeyin ve her insanın bir sınırı ve bu sınır ile ulaşabileceği bir nokta vardır. Demir madeni altın olmak için yetiştirilemez. Altından insanoğlu, bakırdan, tenekeden, kurşundan, çelikten insanoğlu ve daha niceleri vardır. Her biri kendi doğasından, kalıtımından, öğrenim ve çevresinden meydana gelen sınırlara sahiptirler. Bu lafı edilen her bir metalden makinalar inşa edilebilir, farklı kullanım alanlarına nazaran kullanılabilirler ama sıska olanlardan kuvvetli olanların yapmış olduğu işin aynısı beklenilmemelidir demiş Mark Twain. Tam bu aşamada Virginia Satir ’in laflarına kulak kabartmamız fazlaca yerinde ve sıhhatli olacaktır: “Benzerliklerimiz temelinde bir araya geliriz; farklılıklarımız temelinde büyürüz.” CNC Tezgâhları veya 3 boyutlu yazıcılar ile dikiş makinası karşılaştırılmamalıdır. Hünerleri, becerileri, yapabilecekleri, itibarları veya performansları karşılaştırılmamalıdır. İki makinada kendi hususi amaçlarına nazaran yapılmışlardır. Dikiş makinası 3d yazıcının yapabildiklerini yapamıyor diye hünersiz sayılamaz veya tam tersi 3d sırf yapabileceklerinden dolayı dikiş makinasına nazaran daha kabiliyetli veya daha üstün sayılmamalıdır. Tohum yoksa ağaç oluşmaz. Tohumun orada olması ise bizim hünerimiz değildir.

İnsan da bir makine gibidir, o her ne ise bu onun yapısına, kalıtımına, ömür tarzına, eğitimine, ilişkilerine özetle dışardan gelen etkilere bağlıdır. Başına gelmiş ve gelecek olanlara nazaran hareket eder, düşünür, karar verir adeta bu halde yönlendirilir, komuta edilir. Başka bir ifadeyle başımıza gelen bütün vakalar, edindiğimiz tecrübeler, sıkıntılar, sorunlar, içimizdeki tohumun sulanmasını ve yeşermesini sağlar. Bizlere düşen ise potansiyelimizi tam olarak kullanabileceğimiz sınırlarımıza ulaşabilmektir. Peki fakat bunu iyi mi yapacağız? İşte ben kitabımda bu soruya yanıt aradım. Richard Bach “Bugün minik bir değişim, çok önemli farkta bir yarına niçin olur.” demişken, Edward Lorenz “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına niçin olabilir.” demişti. Yaşamımızdaki mühim olayların ardına detaylı olarak bakabilseydik, büyük değişikliklere niçin olmuş, önemsiz ve rastgele şeklinde gözüken birçok minik olayın varlığını görebilirdik. Önemsiz ve rastgele şeklinde gözüken vakalar aslına bakarsak hayatlarımız için son aşama belirleyicidirler. Bu sabah ekstra içtiğimiz bir bardak kahve, yaşamımızda fazlaca büyük ve derin değişikliklere niçin olabilmektedir. Rastgele şeklinde gözüken etkenler, minimum niteliklerimiz ve eylemlerimiz kadar önemlidir bundan dolayı aslına bakarsak o şekildeki şeklinde görünseler de rastgele olan hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey tesadüfen oluşmaz. Her şey geçmişimizde ekilmiş bir tohumun izini taşır fakat vakit faktörü bizzat bizim gerçekleştirdiğimiz bu eylemi bizlere unutturur. Hayat zorluklarla, engellerle, sıkıntılarla doludur ve hiçbirimiz bu mevzuda ayrıcalıklı değiliz. Louis Leo Holtz “Hayat yüzde on size olanlardır ve yüzde doksan sizin olanlara verdiğiniz tepkidir.” diyerek çoğumuzun yapmakta olduğu yanlışlığa dikkat çekmektedir. Binlerce sene evvel Epiktetos da aynı noktaya işaret ederek “Önemli olan başımıza gelenler değil, bunlara verdiğimiz yanıttır.” demiştir. Düşmanlarımız bizi kızdıran veya bizlere kötülükleri dokunan kişiler değildir. Bizim reel düşmanlarımız verdiğimiz tepkilerdir. Olanın niçin bulunduğunu dahi düşünmeden itiraz etmemizdir. Yaşanan tecrübenin faydalarını görmeye emek vermeden reddetmemizdir. Hemen ve rahatça başkalarını, vakaları suçlamamız, yaşadıklarımızın sorumluluğunu almamamızdır. Teslimiyetçi olmak yerine tepkisel olmamızdır. Tepki verdiğimiz durum, bizi test etmeye başlar. Durum aniden sebep, hepimiz ise netice oluruz. Hayata ve olanlara güvenmemiz, reaksiyon imlemek yerine yaşamın bizlere sunduğunu kabullenmeyi denememiz gerekir. Soren Kierkegaard “Yaşamı çözülmesi ihtiyaç duyulan bir sıkıntı olarak değil, deneyimlenmesi ihtiyaç duyulan bir gerçeklik olarak görmek gerekir” derken bunu söylemeye çalışıyordu. Oscar Wilde benzer halde “Vücut, sağlıksız şeyler yiyip onları enerjiye dönüştürebiliyorsa, ruh da kalbin negatif deneyimleriyle aynısını yapabilir. Bir insan her şeyden ders çıkarabilir.” diyordu. Yaşam ne temenni ediyorsa onu istemeliyiz. Yaşam ne temenni ediyorsa onu istediğimizde, hayatın kendisini istemiş oluruz.

William Glasser “İyi veya fena, yaptığımız her şey, o andaki en iyi seçimimizdir.” diyerek bu düşünceyi anlatıyordu. Hayatın istediğini istediğimiz vakit artık hiçbir şey bizi hayal kırıklığına uğratmaz. Bir şeyi kaybetmekten dolayı yıkılmaz, hiddet ve endişenin bizlere ulaşmasına izin vermeyiz. Bol bolca şükrederiz. Farkındalığı ve duyarlılığı yüksek, dingin bir şahıs olup, kendimizle barışık, rahat bir yaşam yaşarız. Tüm zorlukları, deneyimlememiz ihtiyaç duyulan bir süreç olarak görmeliyiz. Hiçbir şeyden çekinmemize gerek olmadığını; olacak olan esasen olması lüzumlu olan olduğu ve bizim en yüksek hayrımız için olduğu düşüncesini çekirdek düşüncemiz haline getirebilmeliyiz. Bu hayata bir eksiğimizi geliştirmek ve Kâmil İnsan olma yolunda ilerlemek için gelmiş bulunmaktayız. Bu seyahat için doğuştan haiz olduğumuz bazı yeteneklerimiz, özelliklerimiz var. Aynı ilk başta söylemeye çalıştığım altın insan, kurşun insan, çelik insan şeklinde değişik farklıyız; her birimizin ayrı ayrı hedefleri bulunmakta fakat ortak noktamız her birimizin nihai amacının aynı olması: Potansiyelimizi tam olarak kullanmak üzere sınırlarımıza ulaşmak ve bu dünyaya geliş amacımızda başarıya ulaşmış olmak. Hayatımızın hem katılımcısı ve aynı zamanda gözlemcisi olmalıyız. Sürekli talebe kalmaya itina gösterip dersler çıkarmalıyız. Hatalar, engeller, zorluklar yoktur ancak çıkarılacak dersler vardır. Hayatın anlamı, karşımıza çıkan ve rastgele sandığımız olaylara, sorunlara, koşullara, engellere, sıkıntılara, problemlere, kişilere verdiğimiz tepkilerde gizlidir. Sorunlardan kaçarak veya tepkisel olarak, onları çözemeyiz. Tepkisel olduğumuz veya kaçtığımız her bir ders, nereye gidersek gidelim karşımıza çıkmaya devam eder. Çünkü bu dersler yardımıyla yolculuğumuzda doğru yolda kalmayı başarabiliriz, sadece bu dersler bizi amacımıza ulaştırırlar.

 Akıntıya karşı yüzmek mi, akıntının bizi güvenilir bir halde sahile çıkarmasına izin vermek mi? Bırakalım yaşam bizlere reel amacımıza ulaşmamızda yardım etsin. İçimizde bir âlem var. Bizler, deneyimlediğimizden fazlaca daha fazlasıyız. Önümüzde yaşayacağımız yaşamı seçebileceğimiz ve bütünlük arasında yaşayabileceğimiz pek fazlaca yol uzanmakta. Kendimizi olduğumuzdan minik görmemeliyiz. İçimizde amacımıza ulaşmada kullanabileceğimiz süresiz bir potansiyelle doğarız. İçimizde potansiyeller evreni bulunmakta. Her gün yabani otlar ve bizlere lüzumlu fideler arasından bilerek ya da bilmeyerek seçimler yaparız. Bizler hem tohumların ekildiği bahçe aynı zamanda bahçe ile ilgilenen bahçıvanlarız. Her tohum kıymetli ve önemlidir. Bir bahçıvana yabani ot şeklinde gözüken, bir öteki için şifalı olabilir. Biz, bizlere müsait olanı takım biçmeliyiz. Bu nedenle de yaptığımız seçimlerin olabildiğince bilincinde olmalıyız. Hayatlarımızın monotonluk ve keşke’lerle dolu olmaması için konfor alalarımızdan çıkmamız ve değişmemiz gerekmektedir. Değişmezsek geleceğin bir parçası değil sadece seyircisi olabiliriz. Farklı bir şey bilene kadar, değişik bir şey yapamayız. Farklı bir şey yapana kadar da elimize değişik bir şey geçmez. Yaşamdan harbiden değişik bir şey alana kadar, neyi atladığımızı ve anlaşılması ihtiyaç duyulan daha ne kadar fazlaca şey bulunduğunu, bilemeyiz. Viktor Emil Frankl “Mutluluk arkasından koşulamaz; onun ortaya çıkarılması gerekir.” demiştir. Tolstoy ise Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür fakat kimse kendini değiştirmeyi düşünmez” demiştir. Ben kaleme aldığım satırlarla içinizdeki potansiyelin bilincinde olmanızı ve bu sayede saadet ve iç huzuru yakalamanıza çalıştım. Bir şahıs de bile bunu gerçekleştirmiş olsam çok önemli bir başarı olmuş olacak.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.